Duygu ve düşüncelerin seslerle ifade edilmesi sanatı olan musiki; insanoğluna diğer sanatlara nazaran daha kolay ve çabuk tesir etmesi sebebiyle önemlidir. Malzemesi başta insan sesi olmak üzere çeşitli çalgılar olan bu sanat, geçmişten bugüne toplumların hafızalarında yaşattıkları kültürel zenginliğin de aktarım aracı olmuştur.

Müzik, henüz anne karnındayken dış dünyadan algıladığımız seslerle bize hayat boyu eşlik eder. Öyle ki dilimizdeki “doğumdan ölüme musiki” ifadesi müziğin ehemmiyetini ifade eder. Kültürümüzde doğduğumuz anda güzel bir kıraatla okunan Ezan-ı şerif ten vefatımız¬da okunan Mevlid-i şerife kadar insan hayatı musiki ile geçer. Anne kucağında bizleri uyutan ninniler, düğünlerde neşe verip eğlendiren oyun havaları, kına gecelerinde gelinleri ağlatan ağıtlar milli hissiyatın müzikle ifadesidir.

Hayatımızın her safhasında karşımıza çıkan musikiyi anlamak ve tarif etmek için ilk çağlardan beri filozoflar bu kavram hakkında düşünmüş ve yazmışlardır. Dünyada müziğin gelişimi medeniyet seviyesiyle doğru orantılı olmuştur. Milletler medeniyetler kurdukça sanat anlayışlarında da tekâmül olmuştur.Tarih sahnesine Orta Asya’da giren Türkler, dönem dönem Gök Tanrı, Şamanizm ve Maniheizm inançlarını benimsediler. Dini ayinlerinde kopuz eşliğinde şiirlerin belirli bir ritmle ve makamla okunduğuna kaynaklarda rastlamaktayız. Türklerin milli ölçüsü olan hece ölçüsü de ritmin ve ahengin sağlanmasında en önemli unsur olmuştur. Çin kaynaklarından Hun Türklerinin savaşa giderken dahi ellerinde davul ve kopuz gibi aletler taşıdıklarını öğrenmekteyiz.Eski Türklerde dini törenleri, “Şaman”, Tam “ya da “Baksı” adı verilen ve şair-hekim-büyücü vasıfları olan ruhani kimseler yönetirdi. Bunlar “yada” denilen bir taşla yağmur yağdırırlar ve ölüleri anma, Gök Tann’ya kurban verme törenlerini idare ederlerdi. Okuyacakları şiir ve manzumeleri ise “pipa”ve “kopuz” gibi aletlerle makamlı bir şekilde ve irticalen terennüm ederlerdi.

Yukarıda bahsettiğimiz ve birçok destanda da yer alan Kopuz, Türklerin bilinen en eski ve yaygın sazıdır. Bu sazın parmakla, yayla ve mızrapla çalınan çeşitleri vardır. Dede Korkut Hikâyelerinde hemen her kahramanın elinden düşmeyen “kolca kopuz”, sapı kol boyunca uzayan kopuz demektir. Türk kopuzunun daha sonra, Türklerle aynı coğrafyada yaşayan başka milletlerin musikisinde de kullanıldığı görülmüştür.

Yine bazı araştırmalarda bugünkü Doğu Türkistan’a bağlı Turfan bölgesinde yapılan kazılarda ele geçen Uygur minyatürlerinde bir orkestra teşkilatına rastlandığı; bunların içinde de harp-çeng biçiminde bir saz, ud’a benzeyen bir kopuz ve ağızla çalınan sazların görüldüğü anlatılmaktadır.Geçmişten beri Türk dünyasının her köşesinde karşımıza çıkan ve sırtında sazıyla diyar diyar dolaşan bahşı-ozan-aşık tipinin, nereden geldiğini görmek bakımından tarihi veriler bize ışık tutmaktadır. Dede Korkut’dan Köroğlu’na, Karacoğlan’dan Veysel’e kadar bu silsile saz ve sözün sihrine, tesir gücüne, arifane bir hikmeti de katarak milli musikimizi vücuda getirmişlerdir.

Türkler Osmanlı döneminde henüz Balkanlara geçmeden kopuz bu coğrafyaya gitmişti. Macarlar 5. yy’da Hun İmparatoru Atilla’nın ordusuyla gelen kopuzla tanıştı ve kobza adını verdi. İranlılar “barbat” adını verirken Araplar “el-‘oud” ve “mizher” dediler, “avvad” ve “barbat-zen” ise kaynaklarda kopuz çalan kişi anlamında kullanılmıştır. Anadolu’ya gelen kopuz ise zamanla ses taksimatını yitirmeden bugünkü perdeli bağlama halini aldı. 18. asra kadar kopuzun Anadolu’da yaygın olduğunu öğrenmekteyiz.

Farklı coğrafyalarda farklı isimler alan bu saz medeniyetin ilerlemesi ile elbette değişikliklere uğrayacak ve kendini yenileyecekti. Kopuz ailesinden ortaya çıkan ud 7. yüzyılda Horasan’dan Bağdat’a çalışmaya gelen Türklerden Araplara geçmiştir. “Sarısabır veya öd ağacı” (aloexyion agallocum) manasına gelen “el-‘oud” ismini veren Araplar bu sazı benimsediler. Batılılar ise 11 ve 13. yüzyıllarda Haçlı seferleri sırasında udla tanıştılar. Arapça el (harf-i tarif) ifadesi Türklerce kullanılmamış ve ud denilmiştir. Batı dillerine ise kısmen değişerek geçmiştir. Fransızlar “lutfı”, Almanlar “laute”, İtalyanlar “liuto”, İspanyollar ise “alaud” demişlerdir. Türkçede de kullanılan ve saz yapımcısı anlamındaki “lütiye” kelimesi de yine aynı kelimeden türemiştir.

Oryantalist kaynaklarda ud sazının en eski şeklinin Arap kaynaklı olduğu belirtilse de, udun kopuz ailesinden geldiği kanaati birçok araştırmacının ortak görüşüdür. Bu yanılgının sebebi muhtemelen sazın Arapça bir kelimeyle adlandırılmış olmasıdır.
Eski toplumlarda ağacın işlenmesi ve başka tabiat ürünleriyle birleştirilmesiyle ilk ilkel sazlar ortaya çıkmıştı. Medeniyet ilerledikçe ise sanatta ve sanat araç gereçlerinde de incelik ve hassasiyet artmıştır. Kopuz ailesi de genişleyerek farklı ihtiyaçları karşılayacak enstrümanlar ortaya koymuştur. Mızraplı (tezeneli) sazlar, şekil itibariyle iki kısma ayrılmıştır:

Küçük gövdeli ve uzun saplı sazlar: Tanbur vb.
Büyük gövdeli ve kısa saplı sazlar: Ud vb.

Tanbur ve ud, kopuzun genişletilmiş halidir. Zamanla gerek teknede gerekse diğer parçalarında incelik ve zerafet artmış, ses kalitesi önem kazanmıştır.
Ud’un kim tarafından icad edildiği daima kafalarda soru işareti bırakmıştır. Ud’la ilgili eski bir efsaneyi Maragalı Abdülkadir (1360-1435) bize naklediyor: 

“Allah tiz. Adem’i yarattıktan sonra ruha onun vücuduna girmeyi emreder, böylece Adem’in nabzı harekete geçer. Yaratılan ilk insanın nabzının atışları eşit olduğu için, vücu dunda ritm ve ses vardır, yani Adem sese sahiptir ve bu Allah’ı ululamak için kullanılır. Adem’in oğlu şifin de sesi güzeldir. Diğer oğlu Kabil’in oğlu Lâmeş de musikiyle ilgilenir ve udu icad eder. Ancak bu icad, çok acı bir olayın sonucudur: Lâmeş çok uzun yıllar yaşar. 50 karısı ve 100 cariyesi vardır, fakat gençliğinde hiç çocuğu olmaz. Ölümüne yakın, Sala ve Bern adlı iki kızıyla bir oğlu olur, ancak oğlu beş yaşına gelince ölür. Lameş, oğlunu kaybettiğinden dolayı çok üzülür ve Adem’in cennetten kovulduğu sıradaki ağlamasına yakın biçimde gözyaşı döker. Daha sonra, çok sevdiği oğlunun cesedini her zaman görebilmek için bir ağaca asar ve bazen karşısına geçerek acısını belli eder, tekrar tekrar ağlar. Ağaçta çok uzun süre kalan cesedin çürümesi üzerine Lameş, cesedin asılı olduğu dalı keser, ondan oğlunun şeklini andıran bir çalgı yapar, yani ilk udu meydana getirir, üzerine at kılları gerer ve çaldığ zamanlarda sürekli ağar. Bir gün, uddan çıkan seslere dayanamayarak ölür. Lameş’ten sonra udun şekli de değişir ve son biçimini alır.”

Kimi kaynaklarda udu Farabi’nin icad ettiği belirtilmiştir, ancak Farabi’nin yaşadığı dönemin çok öncesinde minyatür ve kabartmalarda ud ve benzeri çalgıların bulunması bu iddiayı çürütmektedir. Farabi’nin mucid olarak algılanmasının esas sebebi uda hakim bir müzisyen olması ve uda getirdiği akord sistemidir. Döneminde ud hakkında en kapsamlı bilgiyi verenlerden biri olan Farabi, o döneme kadar 4 telli bir saz olan uda 5. teli eklemiştir.Ud hakkında Farabi’den sonra teferruatlı bilgiyi büyük İslam filozofu İbn Sînâ (980/1037) da bulmaktayız. İbn sinâ, Kitabu’ş-şifa adlı meşhur eserinin bir kısmında dönemin sazlarından bahsederken

“Çoğunlukla öteden beri kullanılan en meşhur enstrüman uddur.”

 diyerek udun akordu ve ses aralıkları gibi teknik bilgileri şekiller çizerek izah etmektedir.

10. yüzyılda İhvan-ı Safa risalelerinde musiki aletlerinden bahsedilirken bunların en güzel olanının ud olduğu belirtilir. Ud’un nasıl yapıldığı, telleri, akordu hakkında bilgi verir, ud’un 4 telli olduğundan bahsedilerek bu tellerin kalından inceye (bam, misles, mesna, zır) adları da zikredilir.Osmanlı sahasında 17. yüzyıla kadar birçok kaynakta ve minyatürlerde uda rastlanırken bu asırdan itibaren yerini tanbura bıraktığı görülür. Hatta “18. yüzyıl Türk Müziği” adlı denemesinde dönemin sazlarından da bahseden Charles Fonton, tanbur, ney, miskal ve rebab gibi sazlardan bahsederken uddan hiç bahsetmemiştir^ Ancak 19. yüzyılın ortalarında udun İstanbul’da tekrar yaygınlaştığını biliyoruz.